İletiÅŸim: “Anlaşılanları ortak kılma Süreci” 13 Temmuz 2006
Â
“Anlaşılanları ortak kılma� süreci olarak da tanımlanabilecek iletişim, aynı dili konuşsanız, aynı kültürle yetişmiş olsanızda başarılması kolay olmayan bir olgu. Geçmişten günümüze üretilen bilgi çoğaldıkça, bakışlar bu farklı üretimlerle başkalaştıkça “iletişim� daha da zorlaşıyor.. Özellikle günümüzde bilgi teknolojilerinin yarattığı yoğun enformasyon bombardımanları altında modern bireyin giderek iletişimsizliğe sürüklenmesinin en temel nedenlerinden biri de belki bu durum..
Anladıklarımız anlatınların rotasından sapma göstermeye başlamasıyla iletişimin “iletişimsizliğe� doğru sürüklendiğini kavrarız. Aile içi iletişimde ya da çevremizdeki insanlarla yaptığımız küçük sohbetlerde veya okuduğumuz kitapta bu kırılma noktasını fark etmek demek konuşulan / okunulan / dinlenilen onca şeyin hatalı bir konumda olabileceği anlamına gelir. İnsan bu noktaya geldiğinde çoğu kez iletişimi sürdürmekten ziyade daha önceki süreci gözden geçirmeye ya da iletişimi bitirmeye eğilimli olur.
Birçoğumuzun hayatında sıklıkla karşılaştığı bu durum ile ilgili “iletişim� uzmanlarının verebileceği bir çok önerisi bulunabilir. Ancak problemin kaynağında yatan temel neden “iletişim�i anlamlı kılan faktörlerin bir veya birkaçını unutmamızla ilgilidir..
Söylediklerimiz
ya “anlaşılabilirlikten�,
ya “güvenilirlikten�,
ya “yeterlilikten�,
ya da “yerindelikten” uzaktır. İletiÅŸimi her iki taraf içinde belirli bir “deÄŸerâ€? haline getiren bu unsurlar aynı zamanda “anlaşılanları ortak kılmaâ€? amacını da daha “mümkünâ€? hale getirmemizi saÄŸlar..
Oysaki günümüz popüler kültürünün “sosyal� yaşamdan çekip “asosyal�leştiren alışkanlıklarla yeniden planladığı insanlar ne yazık ki bu etkenlerden herhangi birine dikkat etmekten oldukça uzaktalar. İletişimi tek taraflı bir bilgilendirme sürecinden ibaret sanma probleminin bir sonucu olan bu durum sadece doğru anlaşılmayı engellemekle kalmadığı gibi çoğu kez anlatılanların zıddı sonuçlara da neden olabiliyor..
İletişim ile ilgili pek çok konuyu tek tek ele alıp incelemek gerekiyor. Ancak ben şimdilik sadece iletişimin maksimum düzeye ulaştığı bir seviyeden söz etmek istiyorum.
Sokrat iletişimi tanımlarken “… karşıdakine söylemek istediğinizi ona söyletecek sabrı göstermektir� diyor. Anlamları ortak kılma çabasının yüzde yüze en yakın noktasını ifade eden bu tesbit, aslında iletişimi doğru anlamakla da doğrudan ilgili. Hedeflerimiz, mesajımızın anlaşılabilirliği, muhatabımızın bu faktörlerle olan etkileşimini dikkate alarak “söylemek istediklerimizi� daha biz dillendirmeden karşımızdakinin aklına düşürmek mümkün..
Reklamcılık sektöründe sıkça kullanılan ve iyi bir analiz / farklı bir perspektifle başarılabilen bu durum aynı zamanda “reklamın� hedef kitlenin bilinç dünyasında en anlamlı konuma oturmasını da sağlıyor.. Reklamın metin kurgusunda hiç “güvenlik, sağlamlık� gibi kelimeler geçmese bile yaratılan imaj bu kavramları karşılamayı başarır.. Bu konuda güzel bir örnek bir diş macunu firması tarafından yapılmış:
Â

Â
Â
Invisible Red’de yayınlanan bu çalışma kullanım mecrası ve yarattığı imaj ile hiç söylemediği bir kavramı akıllara düşürüyor: “Sağlam, güçlü� // sağlıklı dişler. Dakikalarca izlediğimiz reklam filmlerinden ya da diş macunu üzerine okuduğumuz onlarca slogandan oluşabilecek etki “doğru görseli, doğru yerde� kullanma ilkesi ile daha etkin ve daha kısa sürede oluşturulabilmiş.
Reklamcılık sektörünün çok iyi kullandığı böylece popüler kültürü daha da popüler hale getirdiği, tüketimi tetiklemeyi başardığı bu küçük ama etkili püf nokta ne yazık ki biz Müslümanlar tarafından doğru kullanılamıyor..
Tasarladığımız broşürler, yaptığımız web siteleri alanına yenilik getirmekten uzak, yaratıcılık taşımayan basit ve klişe işlerden ibaret ne yazık ki. Önceki yazımda sözünü ettiğim “vizyon� sahibi olmamanın doğal bir sonucu olan bu durum aynı zamanda bizim “iletişim� için kullandığımız metodlara yeterince dikkat etmediğimizi de gözler önüne seriyor.
Oysaki “neyi anlattığımız kadar nasıl anlattığımızda� çok önemli. Altı Üstü Tasarım’da Mehmet Doğan bilgi çağında insanı açıklarken çok güzel bir benzetme yapıyor: O’na göre bilgi çağında insan otoyolda aracıyla seyredenden çok farklı değil.. Yol kenarında binlerce tabela görüyor, farklı onlarca tasarımla karşılaşıyor ama başını çevirip baktığı, okumaya çalıştıkları sadece çok fazla ilgisini çekenler oluyor. Bilgi çoğaldıkça nitelik kaliteyi belirleyici hale geliyor.. Sonuçta bugünün modern bireyine ulaşmanın, onun dünyası ile “iletişim� kurmanın en öncelikli adımı “dikkat çekici ve fark yaratan� sunumlar hazırlamakla ilgili… Bunu yapabilmenin ön koşulu ise ihtiyaçları doğru belirleyip uygun görsel tasarımlar hazırlamak.
Sunduğumuz içeriğin dönüştürücü gücüne verdiğimiz önem, taşıdığı anlamı daha tutarlı hale getirmek için sarfettiğimiz çabayı onu sunmak için kullandığımız yöntemlerde hak ediyor.. fark edilmek, fark yaratmak ve yüzbinlerce bilgi arasında dikkat çekici hale gelebilmek için “amaçladıklarımızı� söylettirmenin yollarını aramalıyız…
İnsanlık tarihi aslında anlama ve anlaşma yani iletişim ilişkileri tarihidir diyebiliriz. İnsan, doğumundan itibaren bir hafıza sahibidir. Bebeklikten erişkinliğe erişkinlikten de ölene kadar çevresinde gördüğü her nesne ve imgeyi beyninde fotoğraflar. Her nesneye isimlendirebilecek bir tanımlama yapar. Bu tanıma ve tanımlamaları sonucu birikimsel olarak gelişen insan hafızası içeriğine bağlı olarak Bilinci şekillendirir.
İnsan bilinci, yaratılışından gelen fıtri yönelimleri ve doğum sonrası edindiği öğrenimleriyle inşa edilir. İşte bu inşaya katkısı şüphesiz diğer insanların etkisidir. Öncelikle anne-babasıyla başlayan, kardeş ve arkadaşlarıyla süren, öğretmenleriyle süregelen bu oluşum insan kişiliğinin örülmesini sağlar. Bu süreç nesilden nesile aktarımla insanlar arası ortak bilinçlerin açığa çıkmasını da sağlar. Bu Rabb’in sünnetidir. İnsanlar başta da belirttiğimiz gibi anlayan ve anlatan canlılardır. Anlamak ve anlatmak yani iletişime geçmek beşer türünü insanileştirir.
Anlamak -> Anlatmak -> İletişim -> Bilinç zinciri İnsanı insan yapan ve döngüsel olarak trilyonlarca kez tekrarlanan ilahi bir yasa (sünnetullah)tır. Bu bağlamda insanlık dediğimiz ortak tarihsel hafıza insanın tekilinin kendini çoğaltarak başarmasından başka bir şey değildir. Gelenek olarak tanımlanan olgu da insan birikiminin çoğul/ortak hafızasından başka bir şey değildir. Akli olarak vardığımız bu sonuçla Kur’an’a yaklaştığımızda insan tekiliyle ilgili tüm tanımlama ve uyarılar insalığın ortak hafızası olan gelenek için de geçerlidir. Gelenek insani olanın ta kendisiyse insanın insani olanla çatışmasının tek başına bir anlamı da kalmamaktadır. İlahi rehberliğin de işaret ettiği üzere İnsan, insani başarılar ve güzelliklerin yanı sıra zaaflar ve hataları da anlama-anlatma-iletişim ve bilinç zincirinde üretebilmekte ve çoğaltabilmektedir. Dolayısıyla Kur’an insani olanın yok edilip ilahi olanın insanın özgür iradesinin tüm sonuçlarının yerine geçirilmesini istememektedir. Böylesi bir düşüncenin doğruluğunu varsaymak İnsan’ın hiçe sayıldığı kaderciliği ve teokrasiyi doğurur. İnsani birikimlerin toptan reddi ve yerine Tanrısal sözün ikamesi fikrine katılmayan Kur’an hem tekil insan olgusuna hem de insanların ürettikleri ortak hafızaya (geleneğe) makul bir çözüm sunmaktadır. İnsan hem tüm varlığın önünde eğileceği donanıma bilmenin verdiği değerle sahiptir hem de acelecilik, kibirlenmek, önyargılı olmak hevasına tabi olmak gibi zaaflarına yenilenerek kendi acıklı sonunu da üretmeye eğilimlidir. Dolayısıyla olumlu yönlerini yani Mar’uf geleneğini korumalı, geliştirmeli ama zaaflı yönlerini de (geleneğindeki münker yönleri de) ıslah etmelidir.
Tıpkı insan tekilinde olduğu gibi insanlığın genelinde de aynı ilahi yöntem izlenir. Hiçbir insan yaptığı hatalar dolayısıyla tamamen gözden çıkarılıp reddedilemeyeceği gibi hiçbir insani birikim (gelenek) de toptan reddedilemez. Bunun tersi de geçerlidir hiçbir insan yaptığı doğrular sebebiyle hatasız kabul edilmeyeceği gibi hiçbir insani birikim toptan teslim olunacak hakikat umdesi olarak görülemez. Yapılması gereken şey Vahiy ve Aklın sorgulamasıyla Faruk bir perspektifle hem özelde insanı hem de o insanların ürettikleri ortak hafızayı korumak, geliştirmek ve hatalardan temiz tutmaya çalışmak olmalıdır.
İnsan kendi kendisini yeterli görme sapmasını (Mustağnilik) işlemekte, hatalarını Vahiy ve Akıl yoluyla düzeltmek yerişne onlara esir olmakta, hatalarını mutlaklaştırarak kendi benliğine yabancılaşmaktadır. Kendi benliğine yabancılaşanların oluşturdukları ortak hafıza da tıpkı mikro düzeyde olduğu gibi makro planda da İlahi rehberlikten ve akli yasalardan bağımsızlaşmış, doğal hukuka uygun olup olmadığı gözetilmeksizin tabu haline getirilmiştir. Tabulaşan ortak hafıza da kitlesel yabancılaşmayı doğurur. Yabancılaşma diğer ifadeyle Allah’tan başka mutlaklar üretme eğilimine karşı sürekli bir sorgulama hali içinde olunmalıdır. Ortak hafızayı diri tutacak olan, özeleştiri bilincini yaşatacak olan bu sorgulama hali olacaktır. Sorgulama yapanlar tarih boyunca hep azınlıkta kalsalar da onların yaşattıkları bu damar sayesinde toplumsal çöküşlerin önü alınmış en azından geciktirilmiştir. Peygamberler, filozoflar, aktivistler ortak hafızayı yenileyen, doğrularla yanlışları fark ettiren kişiliklerdir. Kişisel ya da toplumsal yabancılaşmaya (Alination) “Anlamak -> Anlatmak -> İletişim -> Bilinç� döngüsünü kilitleyen;
Kendi kendini yeterli görme ->Mutlaklaştırma (Tabu/Dogma) ->Monolog -> Taklid
Sürecini kırmak için Furqan yani Vahyin ve Aklın rehberliğinde yeniden “Anlama� basamağına geri dönmeye ihtiyaç vardır. Şayet bu yöntem sağlıklı zeminlerde iletilmezse Kişisel hafızanın mükemmelleştirilmesi ve kendi kendine yeterli görülmesi ve beraberinde gelenek dediğimiz ortak hafızanın doğru-yanlış ayırt edilmeden kendi kendine yeterli görülmesini doğuracaktır.